9 Eylül 2026 Çarşamba

 

AORT ANEVRİZMASIYLA YOLCULUK

Dünya Kalp günü Eylül ayının sonu denk geliyor. Uzun zamandır dile getirmek istediğim bir konuyu kalp hastalıkları farkındalık günü yaklaşıyorken atlamadan içinde yaşayan biri olarak kaleme almak istedim. Bu konuda farkındalık oldukça düşük, tanı konduğunda içine düşülen boşluk bilinçsizlikten dolayı oldukça büyük. Uzunca bir süre havada asılı kalmış gibi bir o yana bir bu yana savrulduğunu hissediyor insan.

On bir yıl önce kızım daha çok küçükken bir türlü anlam veremediğim ağız burun uyuşmaları yaşamaya başladım. Dönem dönem şiddetli baş ağrıları, neredeyse şuur kaybına giden boşluklar. İlk başlarda geçer anlık yorgunluklar, yoğunluklar diye düşünürken işin boyutu giderek değişmeye başladı. Araç kullanırken başıma bir şey gelecek diye endişe duyar oldum. Bir gün, “Ben buna artık dayanamıyorum.” deyip randevu bulabildiğim en yakın devlet hastanesine gittim.

Kardiyologlarla ilk tanışmam bu değildi.  Daha önce de bir trafik kazası sonrası tansiyonum yükseldiği, zaman zaman sol kolumda ince sızılar hissettiğim için de özel hastanelerdeki doktorların kapısını çaldığım oldu. Hatta ismini vermeyceğim bir doktor, dava etsen edilir, “Sizin kalbinizi durdursam yarım saat sonra kendiliğinden çalışmaya başlar, o kadar güçlü.” deyip muayene süresi boyunca şeker hastalıkları üzerine kurduğu web sayfasının reklamını yapmıştı. Benim o ince sızılarım, sol göğsümdeki ağrılarım zamanla başka bir boyuta ulaştı. Randevu bulabildiğim bir devlet hastanesine koşarak gittim. Hiç unutmuyorum, daha uzmanlığını belki de tamamlamamış genç bir doktor, ultrasonla kontrol esnasında “Sizde aort anevrizması var, takibe alınmalı, uzman bir hastaneye gitmelisiniz. Sınır kadınlar için 50 mm, sizin aortunuz 43,9 mm olmuş.” dediğinde duvara tosladım desem yalan olmaz. Normal ölçü ne kadar diye sormuştum ilk olarak, 25-30 mm civarı demişti. Ben aort damarımı neredeyse ikiye katlamışım ama hayat telaşında bunu tam olarak anlamam zaman almış.

Apar topar bir kalp hastanesine gittim (devlet kurumu). Bunu özel hastanelerdeki hizmetlerden ağzımın payını almış biri olarak özellikle belirtiyorum. Şanslı olduğum taraf, o hastanede alanında uzman bir aile dostumuzun hekim olarak çalışıyor olmasıydı. Tüm tetkiklerim aynı öğleden sonra birkaç saat içerisinde tanımlandı. Genç doktorun teşhisi onaylandı. Detaylı damar ölçümünde sonuç 44 mm çıktı. Ben içi boş bir çuval gibi yere yığılmak üzereyken reçetelere; tansiyon, ritm düzenleyici ilaçlar yazıldı, öneriler getirildi. Henüz ameliyat sınırına gelmemiş. “Dikkat edersem bir ömür de bu şekilde kendimi koruyabileceğimi,” söyledi doktor.

“Stresten uzak duracaksın, kesinlikle ağır kaldırmayacaksın, kendini yormayacaksın, ağır spor yapmayacaksın, tuz tüketmeyeceksin, grip gibi hastalıklardan uzak durup öksürmeyeceksin göğüs kafesinde basınca neden olur, sindirim sistemin mükemmel çalışmak durumunda, tansiyonun yükselmeyecek, günlük hafif tempolu yürüyüşlerle vücudunu zinde tutacaksın vs. vs.” O zaman kızım daha dört yaşındaydı ve kesinlikle ağır kaldırmamam öğüdü benim onu bir daha kucaklayıp yukarı kaldıramama anlamına geliyordu. Çalışıyorum, evde küçük bir çocuk benim yorulmamam gerekiyor. Her şey daha doğrusu benim zihnimin içi bir anda tepe taklak oldu.

Bunları, süreci yaşayan biri olarak yazıyorum. Bu aslında yeni bakış açısı, yeni yaşayız biçimi geliştirilmesi gereken bir durum. İlk günlerde duvara 250 km’yle çarpmış gibi hissetsem de bir gün kendime “Kararıp oturmakla olmaz hayat devam ediyor, yeni bir anlayış geliştirmeli ve hayata yeni halinle uyumlanmaya çalışmalısın.” dedim.

Üç dört ayrı doktora gidip durumu teyit ettirdim. Hepsi aynı şeyleri tekrarladı. Stressiz, hafif tempolu bir hayat.” Haydi bakalım biraz yüklerinden kurtul.” dediler. Bu konuda eşime ne kadar minnet duysam azdır. Süreci en kolay anlayan ve benim için kolaylaştıran kişi oldu. Üzerinden on bir yıl geçti, elime bir ekmek alsam taşıtmaz.” Kızım biraz büyüyene kadar tam zamanlı bir yardımcı aldık, biraz büyüdükten sonra birkaç güne, sonra haftada bir gün derken süreci yavaş yavaş normalleştirmeye başladık.  

Süreci anlamayan yakınlarım oldu. Herkesin her şeyine yetişmeye çalışan ben kalan gücümle hayatımı yeniden kurgulamaya ve devam ettirmeye çalışırken ebeveynlerim tarafından hırpalandım, yetmedi onların yakınları. Kimse, “Sen ne haldesin?” diye sormuyor “Bizim için neden yapman gerekenleri yapmıyorsun?” noktasına geliyordu. Oysa ilk günlerde bir saat ayaktaysam bir saat yatıyordum. Bu süreçte çok ağır günler de geçirdik. Babam ağır hastalıklardan geçti, her şeye rağmen koşturdum. Pandemi döneminde eve kimseyi alamıyorsun, çocuğun dışarı çıkması yasak, yalnız bırakamıyorsun daha küçük. Derken babamın kaybı, içine düştüğüm zor durum iki kere üst üste covit geçirdim. Dört ay süründüm desem yalan olmaz. Aort damarım da 6-7 yıldan sonra o zaman 2 mm daha genişledi.

Kardiyologlardan biri hastalıklar konusunda aile geçmişimizi araştırırken babamın kalp hastası olduğunu öğrendiğinde “Erkek kardeşiniz varsa, bana gelsin demiyorum ama mutlaka bir kardiyoloğa görünsün.” demişti. o günlerde. Ben ağabeyime bunu söylediğimde “Benim bir şeyim yok.” diye fırçalamıştı beni. Bu sözü hafife almayın ağabeyimi sonra zor yetiştirdim doktora. İlk gittiğimizde kalp performansı %15’te seyrediyordu. Neyse ki Yüksek İhtisas Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesinde uzman kadroların konsültasyonuyla anjiyosu başarıyla gerçekleşti ve sıkı takiple kalp performansı 1,5 yılda yüzde altmışlara tekrar döndü. Bir ailede kalp hastalığı varsa çoluk çocuk herkes kontrol ettirilmeli. Tedbir hayat kurtarır.

Hala sabah akşam tansiyonumu ölçerim. Yükse çıkarsa yarım tansiyon ilacı içerim, düşükse birkaç adet zeytin yerim ya da bir soda içerim. O herkesin tuzlu ayran için önerisi benim için pek uygun değil. Direk tuz alımından kaçınırım. Benim için yüksek tansiyon 80-120, kalp ritmi 80 sınır bölgesi. 60-90 tansiyon, kalp hızı 60, tolerans olarak artı eksi 5 değeriyle hayatımı devam ettirmeye çalışıyorum. Tansiyonum 55-85’in, kalp hızı 50’nin altına düşerse en ufak soğuk algınlığı, küçük bir zehirlenme baygınlık geçirmeme neden olabiliyor. Aort sıkı takip gerektiren bir durum. Doktorların tanısına göre ben asendan aort anevrizması taşıyorum. Yani kalbin hemen çıkışındaki bölgede damar genişlemesi var. Üstüne kalp kapakçığı yapısı da doğuştan normale göre farklı. Herkesin aort kapakçığı Mercedes amblemi gibi benim kapak bir dairenin ortadan ikiye bölünmüş hali gibi, biküspit kapak olarak tanımlanıyor. Kanın pompalanması esnasında damar duvarlarının her bölgesine eşit basınç uygulanmadığı için zamanla genişlemeye neden olabiliyormuş. Bu dünyaya uyumda zorlanmamda vardı bir neden bunu anlamam ancak kırklı yaşlarıma denk geldi. Kırık kalp, yorgun hayat… Aort anevrizma asendan ve desandan olarak ikiye ayrılıyor. Ben asendan olandan muzdaribim ama göğüs kafesinden karna doğru ilerleyen bölgede var olan genişlemeler desandan anevrizma olarak tanımlanıyor ve birçok insanda bu da görülüyor.

İlk başlarda tansiyonum yükselmesin diye hiç tuz kullanmadım, peynir/zeytin tüketmedim, hiçbir hamur işine elimi sürmedim ta ki ufak bir zehirlenme sonrası baygınlık geçirene kadar tabiri caizse çok düşük tansiyonla 6-7 yıl Leyla gibi dolandım. O gün sıfır tuzun tam olarak sıfır tuz demek olmadığını anladım. Bedenini tanıyıp takip edeceksin ona göre ilerlemeye devam edeceksin. Artık peynir/zeytin yiyebiliyorum. Tansiyonum düştüğünde yemeklerime biraz kaya tuzu öğütebiliyorum ama yemek pişirirken hala hiç tuz kullanmam. Hamur işlerine gelince oldum olası börek çörek çok sevmem; yaş itibariyle uzak durulması gereken vücutta her şeyden daha çok su tutan besin türleri. Üzerine kırklı yaşlarımdan sonra gelişen glüten hassasiyeti de eklenince pizza, makarna, hamburger, börek/çörek, poğaça, ekmek, hamur tatlıları bunların hiçbirini neredeyse hiç tüketmiyorum. İnsan olarak benim de nefsime yenik düştüğüm zaman zaman lahmacunların, mantıların ucundan tırtıkladığım oluyor elbette ama sonu genellikle pişmanlık. “Ah ne iyi ettim.” diyemiyorum bir türlü.

Her gün egzersiz mutlaka yapıyorum. Hareket oldum olası benim hayatımın bir parçası. Bir saatlik yürüyüşümü aksatmam; sabah ya da gün içinde yürüyemezsem mutlaka gece eksiğimi tamamlarım. Haftada 3-4 gün gece 10-11 arası televizyon izlerken hafif pilates hareketlerimi mutlaka yaparım. Kullandığım ritim ilacı hareket kabiliyetimi baskılasa da yaşıtım birçok insana göre daha hareketli olduğum söylenir. Hatta kızım, “Anne birçok arkadaşımdan daha enerjiksin,” der. Her şeye rağmen anlık yorgunluklar yaşıyorum, kendimi zorlamıyorum ve mutlaka dinleniyorum evdeysem yarım saat uyuyorum. Kendinize ve çevrenize faydalı olabilmek için öncelikle siz sağlıklı olmak durumundasınız.

Tanıyı ilk aldığım günlerde raporlu üç adet ilacım vardı. Bir yıl sonra birini tamamen kaldırdılar, ikinci yıl tansiyon ilacımın dozu yarıya düşürüldü, üçüncü yıl tansiyon ilacımı tamamen kesti doktor; sadece ritim ilacımla devam etmeye başladım. Dördüncü yılda ritim ilacımı da yarıya düşürdüm. Zaman zaman ihtiyacım olduğunda tam olarak alıyorum, ya da tedbir amaçlı tansiyon ilacım hep yanımda oluyor, bir yarım içiyorum. İhtiyacım olduğum kısmını atlamadan belirtmek istiyorum travmatik durumlar ilacınızı almış olsanız da kalp atışlarınızı normalin üzerine çıkarabilir dikkatli olunması gerekiyor. Bunun en ağır örneğini yoğun bakımda yatan babamın telefonla kaybını öğrendiğimde yaşadım. Kalbim tam olarak zembereği boşalmış bir saat gibi kesintisiz bir şekilde atmaya başladı ve ben en yakın koltuğa oturup “Sanırım ilaç içip herkese öyle haber vermeliyim.” diye düşünmüştüm. Yoksa ayakta duramayacaktım.

Bu kadar riskli bir hastalık taşımama rağmen kan değerlerimin hepsi sınır değerleri içerisinde çıkar. İlaçlarımın bu kadar azalmasının ve değerlerimin bu kadar iyi çıkmasının nedeni hareket ve beslenme kurallarına gösterdiğim özen.

Aort anevrizması sadece olduğu bölgeyi değil tüm vücudunuzdaki damar akışını etkiliyor bu nedenle dikkatli olunması gereken birçok alan var. Ağrı kesicileri, burun açıcıları, boğaz spreylerini kullanmakta zorlanıyorum. Kullandığım ilaçla etkileşiyor ve ben tüm vücudumdaki kan akışını hissediyorum ya da tansiyon dengemi bozabiliyor. Çok ihtiyacım olursa ağrı kesicilerin çocuk versiyonlarını ya da sadece Parol içerim. Onun için grip aşılarını sonbaharda mutlaka yaptırırım, pandemi döneminde aşılar üretilmeden önce evladiyelik zatürre aşısını ilk yaptıranlardan olabilirim. Aşı karşıtı görüşlerin yanında pek duramıyorum. Kronik bir hastalığım var ve salgın hastalıklardan uzak durmalıyım. Kışın kapalı, kalabalık ortamlara çok girmemeye özen gösteriyorum girersem de mutla maske kullanıyorum.

Bu kadar çok kriterle aort hastalarının gözünü korkutmak istemem ama benim yaşadıklarım belki de birçok hastanın yaşadığının yüzde yirmi beşi olabilir. Bir mühendis mantığıyla yönetiyorum sağlığımı. Verileri izliyorum, bu verilerde vücudumun dayanabileceği tolerans sınırlarını biliyorum. Yapılmaması gerekenlerden ve beni zorlayan ortamlardan uzak duruyorum.

Aort anevrizmalarının hastanelerdeki takip süreçlerinde de hekimlerin bakış açısı birbirinden farklı olabiliyor ancak ben edindiğim izlenimleri paylaşabilirim. İzleme sürecinde hiçbir aort hastasına efor testi ve normal anjiyo önerilmez. Ultrason ile izleme yapılır, damar kontrolleri bilgisayarlı anjiyografi ile gerçekleştirilir. İlk zamanlar, “Altı ayda bir bilgisayarlı ajiyo yaptırmalısın.” diyen doktorlar oldu, ancak bir kadın kardiyolog “Bir kere yapılmış durum tespit edilmiş bundan sonra ultrason ile izleyeceğiz, ihtiyaç olursa BT yapılacak. BT normal bir röntgen filminin 400 katı radyasyon içerir, altı ayda bir BT yapılması göğüs kanserine neden olur.” demişti. Aslında yapılmaması ve yapılmaması gerekenlerin listeleri düşündükçe uzayabilir ancak ben en temel olanları kaleme aldım.

Doğal olarak bu konuda uzmanların çok sayıda makalesi var ancak hasta yorumları internet sitelerinde kısa kısa yer buluyor. Hastalığı yaşayan ve bunu yazıya dökebilecek biri olarak, bunun bir korku değil yönetilmesi gereken bir süreç olduğunu açıklama gereği duydum. Zaman zaman çevremde bu tanıyı alanlarla karşılaşıyorum ve içine düştükleri paniği anlayabiliyorum. Aynı yollardan ben de geçtim ama alıştım ve hayatımı başarabildiğim kadarıyla kendim için kolaylaştırdım. Stresten uzak bir hayat elbette mümkün değil ancak zorunlu olunmayan stres kaynaklarından uzak durmak bir yöntem olabilir.

09.09.2026

Serap YENİLMEZ ÇETİN

3 Ocak 2025 Cuma

 İKLİM KRİZİ

İklim krizi artık bir film senaryosu değil, günümüzün gerçeği. Günlük yaşantımız hiç olmadığı kadar tehdit altında. Artan sıcaklıklar, eriyerek yok olan buzullar, yükselen deniz seviyeleri, önüne geçilemez fırtınalar, yağmurlar, sel felaketleri... Aşırı yağışlara rağmen azalan su kaynaklarımız ve kuraklık tehlikesi. Şimdilerde yarattığımız bu canavarla yüzleşmek zorundayız.

İklim değişikliğine neden olan etkenlerin başında sanayileşme, fosil yakıtlar, ormansızlaşma, doğal kaynakların aşırı tüketimi, tarım ve hayvancılık, atıkların yetersiz geri dönüşüm faaliyetleri, kentleşme, sınırsız ulaşım imkanları geliyor.

İklim krizi deyince sadece aklımıza hava olayları gelmemeli. Yarattığı sonuçlar açısından kişisel yaşantımızı son derece olumsuz etkileyecek bir durumdan bahsediyoruz. En başta temel yaşam kaynağımız olan su kaynaklarımızı vuruyor. Kuraklık, sel gibi aşırı hava olayları, tarım üretimimizi olumsuz etkiliyor. Bu durum gıda güvenliğimizi tehdit ediyor. İklim değişikliğiyle mücadele için alınan önlemler enerji maliyetlerini artırıyor.

Görünen o ki içinde bulunduğumuz bu kriz yaşam kalitemizi başka yönlerden de etkiliyor. İklim değişikliğinin yarattığı belirsizlik kaygı seviyesinin yükselmesine, insanların zorunlu olarak yaşadıkları yerleri terk etmek durumunda kalmalarına; yollar, binalar ve diğer altyapı tesislerinin zarara görmesine neden oluyor.

Bizi bekleyen sorunlar maalesef saymakla bitmiyor. Artan sıcaklıklar, hava kirliliği, bulaşıcı hastalıklar yaşlılar ve çocuklarda başta olmak üzere sağlık sorunlarının artmasına neden oluyor. Solunum yolu hastalıkları ve kalp rahatsızlıkları riski yükseliyor. Sıcaklık artışları ve iklim değişikliğinin etkileriyle birlikte hastalık taşıyıcı böceklerin yaşam alanları genişliyor, bulaşıcı hastalıkların yayılma riski artıyor.

İklim krizi, gelecek nesillerin mirasına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak karşımızda duruyor. Bu nedenle, iklim değişikliğiyle mücadele, bugünün değil, aynı zamanda yarının da en önemli gündemi olmalıdır. Bilimsel veriler, iklim değişikliğinin etkilerinin giderek şiddetleneceğini göstermektedir. Ancak, hala umut vardır. Teknolojik gelişmeler, yenilikçi çözümler ve uluslararası işbirliği sayesinde iklim krizini yönetmek ve daha sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek mümkündür.

Serap YENİLMEZ ÇETİN

30.12.2024

 

THE CLIMATE CRISIS

The climate crisis is no longer a movie script, it's today's reality. Our daily life is under threat more than ever. Rising temperatures, melting glaciers, rising sea levels, impossible storms, rains, floods... Our water resources are decreasing despite excessive rains and the danger of drought. Now we have to face this monster that we have created.

Industrialization, fossil fuels, deforestation, excessive consumption of natural resources, agriculture and animal husbandry, insufficient waste recycling activities, urbanization and unlimited transportation opportunities are among the leading factors causing climate change.

When we say climate crisis, we shouldn't just think about weather events. We are talking about a situation that will have an extremely negative impact on our personal life in terms of the consequences it creates. First of all, it hits our water resources, which are our basic source of life. Extreme weather events such as drought and flood negatively affect our agricultural production. This situation threatens our food security. Measures taken to combat climate change are increasing energy costs.

It seems that this crisis we are in is affecting our quality of life in other ways as well. The uncertainty created by climate change causes the anxiety level to rise, people have to leave their places of residence by necessity; roads, buildings and other infrastructure facilities are damaged.

Unfortunately, the problems that await us do not end with counting. Rising temperatures, air pollution, infectious diseases are causing an increase in health problems, especially for the elderly and children. The risk of respiratory diseases and heart diseases is increasing. With temperature increases and the effects of climate change, the habitats of disease-carrying insects are expanding, and the risk of spreading infectious diseases is increasing.

The climate crisis stands before us as one of the biggest threats to the legacy of future generations. Therefore, the fight against climate change should be the most important agenda of today, but also of tomorrow. Scientific data show that the effects of climate change will become increasingly severe. However, there is still hope. Thanks to technological developments, innovative solutions and international cooperation, it is possible to manage the climate crisis and build a more sustainable future.

Serap YENİLMEZ ÇETİN

30.12.2024

 

 

 

 

3 Mayıs 2018 Perşembe

BOZKIRIN GÜLÜ AQUA SARAVENEA


BOZKIRIN GÜLÜ AQUA SARAVENEA
Kişisel tarihim içinde Kırşehir; içe, dışa, geçmişe, geleceğe dönük seyahatlerimi gerçekleştirdiğim düşler şehridir. Çocukluğum, gençliğim, orta yaşım, geçkinliğimdir bir anlamda. Uzağında, yanında, içinde neresinde durursam durayım tuğla tuğla inşaa ettiğim mabedim, gizli cennetimdir.
Birisi yaşantımın daha çok nerede geçtiğini sorarsa, kendimi ait hissettiğim bir yer yok gibi cevap verebileceğimi düşünür aslında. Çoğunluğa dünyanın neresinde olursam olayım bir materyalist gibi görünebilirim. Oysa (b)akışımın büyük bir kısmını bozkırın başak sarısı boyamıştır.
Şehre hangi yönünden giriş yaparsanız yapın gri tonlarında kayalıklar karşılar sizi.  İçindeki cennetin gizemini saklar gibidir her biri. 
Tarihte su şehri derlermiş Kırşehir’e. Aqua Saravenea… Bozkırın sarı yuvası, kayalık çöl gibi görüntüsü altında sıcak su kaynaklarını saklar. Yaklaşık 70 derece sıcaklığında yer altından kaynayan sıcak kükürtlü su insanlar için şifa umudu olur. Suyun akar kısmı şehrin ana caddesi üzerinde kurulan ısıtma sistemi için de kullanılır.
Güller şehridir Kırşehir. Başak sarısı işlenmiş tuale kondurulmuş küçük detaylar gibidir Kırşehir’in gülleri. Anadolu kadınının bereketli elleri avlularda binbir renk gül bahçelerini var etmiştir.  
Neşet Ertaş’tır Kırşehir. Muharrem Ertaş… Her düğününde, her kınasında abdalın ezgisidir.
H.Ali Toptaş 2007’de basılan Harfler ve Notalar isimli kitabının Sahnede Dört Adam bölümünde Neşat Ertaş’ın ağzından dinlediği bir hikayeyi anlatıyor.
Kırşehir’in Ankara Caddesi üzerinde Muharrem Ertaş heykeli vardır. Heykel inşaa edildiğinde bir Kırşehirli heykelin karşına geçer “ Hey kurban olduğum, vatanı kurtardığını, düşmanı yendiğini, bize evimizi barkımızı verdiğini biliyodum da, bağlama çaldığını bilmiyodum.” demiş.
Kitabı Mart 2008’de okumuşum. Arkasına tarih atıp imzalamışım. Yıl 2015, kızım 3,5 yaşında… Muharrem Ertaş heykelinin önünden geçiyoruz.  “ Anne bak Atatürk saz çalıyor.” dedi.
Kitabın basımından yaklaşık sekiz yıl sonra kendimi, kızımı o coğrafyanın gerçekliği içerisinde varolmuş görünce içimden Harfler ve Notalar akıp geçti. Hayatı birbirine ilmikleyen sanat eserlerinin varlığı ne kadar da önemli…
Kırşehir’de çok eski tarihlerden itibaren yaşam olduğunu arkeolojik kazılar ele veriyor. Merkezindeki kale höyük şehir merkezinin başladığı yer olarak varsayılıyor. Yapılan kazılarda eski Hitit, Frig, Hlenistik, Roma ve Bizans’a ait parçalar bulunmuştur.
Höyük’ün dilden dile anlatılarak gelmiş olan efsanevi bir anlatısı da vardır: Asırlar önce Kırşehir’de bir Bey yaşarmış. Bey’in bir oğlu olmuş. Başka çocuğu olmadığı için çok kıymetliymiş. Oğul büyümüş, serpilmiş, kendi başına atıyla gezintilere çıkmaya başlamış. Eve geç kaldığı bir akşam, acele ederken şehrin ortasındaki bataklığa atıyla birlikte saplanarak ölmüş. Bey başkalarının da aynı sonla karşılaşmaması için bataklığın toprakla doldurulmasını, orada bir kale yükselmesini emretmiş. Bataklık doldurulur ve bir tepecik şehrin ortasında o gün bu gündür boy gösterir.
Efsanevi kale bana bile ev sahipliği yapmıştır. Üzerinde kurulmuş olan Kale Ortaokulu’nda okudum. Ergenliğimin kuşbakışında şehri her gün doğudan batıya, kuzeyden güneye izledim. Saat yönünde tavaf ettim ibrelerini bir bir...
Doğuda bir dönemin Kırşehir Selçuklu valisi Cacabey tarafından 1272’de  yaptırılan Cacabey Medresesi yer alır. Aslında bir araştırma merkezidir. Bu medrese aynı zamanda bir rasathanedir. Döneminde astronomi yüksekokulu olarak kullanılmıştır. Dünya’da gözlemevi olarak yapılan ilk yapıttır. Büyük kubbenin altında yıldızların incelendiği bir havuz bulunmaktadır.
Hafif sağa dönüldüğünde Osmanlı eseri Kapucu Mehmet Paşa tarından yaptırılan Kapucu Camii, sırasıyla güneyde terme kaplıcaları, batıda Kılıçözü Çayı, kuzeyde Ahi Evran Medresesi ve Aşık Paşa Türbesi ile bu sarı coğrafya küçük bir tarih ve bilgelik şöleni gibidir.
Ahi Evran Anadolu’da ahiliğin kurulmasında büyük rol almıştır. Ömürünün 2. Yarısını Kırşehir’de geçirdiği söylenir. Burada adına 1482 yılında yapılmış bir medrese mevcuttur.
Türkçe’nin en önemli kullanıcılarından Aşık Paşa da 1272-1333 yılları arasında burada yaşamıştır. Bir dönem Kırşehir’e beylik de yapmıştır. Türkçe olarak yazılan Garipname en önemli eseridir.
Bozkırın gülüdür Kırşehir. Gönül dağıdır. Suskun çocukluğumdan taşan ömrümdür.

Neşet Ertaş’tan güzel bir türküdür Kırşehir.
Gönül dağı yağmur boran olunca,
Akar can özümden sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar dil gizli gizli

Serap Çetin
23.03.2018

28 Aralık 2010 Salı

İlkel Bir Varlık Olmalısın Sil Baştan...

Küser oynamazssınz bazen kendi kendine... Dağ kendini beğendiği sürece anlamsızdır küsmelerin... Yolunu başka dağa sür, tek yolun özgürlüğün ıssız bir adaya doğru... Bir ummana doğru koşuşun özgürlüğün, geride bırakmışlığın her şeyi.. Oyunun asıl başladığı yeni yer... Ey sözcüğüm nereye düşerse yolumuz boynumuz kıldan ince... Düş yola, ardındayım...
Ucu bucağı olmayan, perspektif kurallarına göre düz ama gittikçe daralan bir yola girersin, sen gittikçe değimez aldığın yol... İki -iki hep aynı karada seyreder patikan, öyleyse bir arayışın peşindesin... Bilemezsin aynı sese kim kulak verir. İçinde kımıldanan bir düşe eklenirsin...
Düş(ün) kendini yarattığı anda hala... Bilir misin? Kaynağı bilinmez çağlayanın... Kim yarattı aynasını düşünün? Neyin peşinde parmakların bu akşam? İçine döndün farkında mısın? Kendinle kalmaya ihtiyacın var, sesini dinlemeye, sen olmaya, yalın ve vahşi bir yaratığa dönüşmeye, yeniden kendini yaratmaya...
İlkel bir varlık olmalısın sil baştan; hiçbir şeyden nasibini almamış. Çürümüş bir salkım üzümü şişeye sen hapsedene kadar, sevinene kadar yeni bir kaşif edasıyla, kendinde kendini bulana kadar... Ellerin toprağa değmeli, çıplak ayaklı olmalsın dikenlerde, hiçbir şeyin eskisi gibi olmamalı , sen olmaya ihtiyacın var, uzaklaşalı çok oldu kendinden...
Bileğinde altın takılar, borsada hisse senedi gibisin yıllar geçtikçe... Hiç sinene döndün mü düşlerin nice oldu sen evrildikçe? Neden terkettiker seni iki kağıt parçasına? Belki de ateşi yeniden keşfetmelisin kendine doğru... Sen, sen olmadıkça hep o yabancıyla yaşayacaksın kendi içinde...
Cemre
28.12.2010 - Manisa

25 Mart 2010 Perşembe

“TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK ZOR, AMA ÇALIŞAN KADIN OLMAK DAHA ZOR”

8 MART 2010 ARZU SAKARYA YALGIN BİR GÜN GAZETESİNDEKİ RÖPORTAJI


Büyük usta Nazım’ın sözlerinden yola çıktık ;
-ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımıza sorduk: Türkiye’de çalışan bir kadın olarak yaşamak nasıl bir savaştır? Çalışan kadın olmanın getirdiği zorluklar nelerdir? Bir okurumuzun meslek hayatındaki zorluklar hakkında kadınlarla yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

Serap Yenilmez 35 yaşında - Endüstri Mühendisi/Yazar
»Çalışma Yaşamında Kadın Olmanın zorlukları ile karşılaştınız mı ?
Kişisel olarak direk bir şey yaşamadım ancak genelde kariyer planlamasında erkekler kadınlara göre daha avantajlı. Bu ülkemiz için genel bir sorundur. Ülkedeki anlayışın değişimi ile önüne geçilebilecek bir durum olabilir.
»Sizce kadının medeni durumu toplumdaki ve iş yaşamındaki konumunda belirleyici oluyor mu ?
Toplumun anlayışıyla ilgili etkili oluyor elbette. Evliliğin hala zorunluluk olarak görüldüğü bir toplumda yaşıyoruz. Bu her iki cinse de pürüzler yaşatabiliyor. Ancak ben durumun giderek değiştiğini düşünüyorum.

Semra Elügür 32 Yaşında – Finans Uzmanı
»Çalışma Yaşamına Kadın Olmanın zorlukları ile karşılaştınız mı ? Nasıl çözdünüz ?
Türkiye’de kadın olmak zor ama çalışan kadın olmak çok daha zor. Sırf kadın olduğun için bazı işlerin üstesinden gelemeyeceğini düşünüyor olmaları çok can sıkıcı. İş programlamasını buna göre yapıyorlar.
»Sizce kadının medeni durumu toplumdaki ve iş yaşamındaki konumunda belirleyici oluyor mu ?
Evli olduğu için mesai saatleriyle dilediği gibi oynayabilen bir kadın çalışan tanıyorum mesela. Bekar olmanız demek sizin normalinden fazla çalışabilir olmanız demek veya hiç işiniz gücünüz yok demek. Bunun tam tersi durumları da yaşayabiliyoruz.

Mine Tekenturhan 47 yaşında – Öğretmen
»Çalışma Yaşamına Kadın Olmanın zorlukları ile karşılaştınız mı?
Çalışma hayatımda, evde bir eş ve anne olmanın zorluklarını yaşadım. En uzun süre çalıştığım dershane sektörü, kadın erkek ayrımı yapmaksızın sömürü düzenine dayandığından, salt kadın olduğum için zorluk yaşamadım.
»Hem çalışan kadın, hem anne, Hem eş olmanın zorlukları nelerdir. ?
Hem çalışan kadın, hem eş, hem de anne olmak her üçünde de çok başarılı olmanızı olanaksız kılar bence. Bunların arasında bir tercih yapmak zorundasınız. Dershaneciliğin çalışma koşulları çok ağırdır. İş yerinde biten iş, eve gelince ev işi olarak devam etti
»Sizce kadının medeni durumu toplumdaki ve iş yaşamındaki konumunda belirleyici oluyor mu ?
Kadının medeni durumu iş yaşamındaki konumunda etkili olmaktadır. özel sektör doğum yapma olasılığı olan , çocuğu hastalanınca eve gitmek isteyen , çocuğuna bakıcı bulmakta zorlanan kadınlarla çalışmak istemez.
»Mesleğinizde özellikle kadın olmanızın dezavantajları nelerdir ?
Benim mesleğim olan dershane öğretmenliğinde, kadın olmanın tek dezavantajı işten çıktıktan sonra da işinizin bitmemesidir. Sektörde kadın öğretmenlerin doğurmaya kalkışmadıkları ve emzirmedikleri sürece tercih edildiğini bile söyleyebilirim.
Arzu Sakarya Yalgın

13 Kasım 2008 Perşembe

CİNSİYET UÇURUMU

Bugün gazetede okuduğum bir haberle sarsılıyorum. ‘Dünya Ekonomik Forumu Raporuna’ göre Türk kadını ‘ekonomik cinsiyet uçurumu’ açısından 128 ülke arasında 121. sırada.

Neye şok oluyorum ki? Taciz zanlılarının savunulduğu bir ülkede kadının ekonomik cinsiyet uçurumu açısından dünyada neredeyse son sırada olmasına neden şaşırıyorum?

Kadın erkek tartışması yapan herkese kızmakla geçirdim hayatımı. İnsan tartışması vardı bana göre, neyin nesiydi bu, cinsler ayrımı yaratarak bir yere varmaya çalışmak. Aynı çatıyı paylaştığı elmanın öbür yarısına karşı mücadele eden kadınlarla görüş ayrılığı içerisinde olduğum birçok nokta olmuştu hala da olduğu gibi. Mücadelelerini yanlış bir söylem üzerinden yürüttüklerini düşünüyordum.

Şimdilerde başka bir şeyi daha farkediyorum. Bu saçma sapan söylemleri üretenlerin aslında haksızlığa falan uğradığı yoktu. Bunların birçoğu kadına yapılan gerçek haksızlığın ne olduğunu bile bilmiyordu. Birilerine yapışarak hayatını devam ettirmeye çalışan bu tiplemeler, söyleyecek başka bir şeyleri olmadığı için toplumda yer edinmek adına konuşuyorlardı. Kadının gerçek derdi daha yenilerde asıl muattapları taraflarından su yüzüne çıkartılıyor.Zaten sessiz, ezilen bir çoğunluk vardı ki onların bir duruş sergilemesinden bahsedilemezdi. Yazgıları doğduğu ilk günden çizilir bu kadınların.

Kadın ciddi bir şiddet altında. Kadınlara şiddet uygulayanlar sadece eşler de değil. Toplumsal kabüller kadını eziyor; kadınlar analarının, babalarının, kardeşlerinin baskısı altında yıpratılıyor önce. En ilginç olanı bu silsile içerisinde annelerin de yer alıyor olması. Sonrası malum, eti senin kemiği benim yaklaşımı.

Şiddete kadınlar da erkekler de maruz kalıyor elbette. Bu ister darp, ister taciz, ister ekonomik boyutuyla olsun insanoğlu yaşadığı toplumun nitelikleriyle doğru orantılı olarak yaşıyor şiddeti farklı boyutlarıyla. Ancak bizim gibi gelişmeye direnç gösteren bir ülkede kadınlar biraz daha şanssız. İkinci sınıf gibi algılanıyor. Bunu gerçek pompalayıcıları yine kadınlar. Son günlerde televizyonlarda boy gösteren tacizcinin yeni yetme eşi de bunun bir göstergesi. Her ne kadar güneş gözlüğüyle ifadesini saklamaya kalkışsa da devekuşu örneğine benzetiyorum ben kendisini.

Bu noktada ben kadınlara seslenmek istiyorum. “Uyanın.” “Bu toplumun gelişimine direnç götermek yerine destekleyici olun.” diyorum. Sayın beyler “Annelerinizin, kız kardeşlerinizin, kızlarınızın, eşlerinizin, sevgililerinizin saygınlığını düşünerek hareket edin” demek istiyorum.

Tabularından, kabuklarından, sıyrılamayan bu ülkenin bu tür şeyleri daha ne kadar zaman çekmek zorunda olduğunu düşünmek bile istemiyorum

Serap YENİLMEZ
13.11.2008

27 Mart 2008 Perşembe

CERVANTES MÜZESİ - VALLADOLID

21 Mart 2008 Cuma

ÇEL'İK GENÇLİK

Dün gece Kanal D ‘de yayınlanan Mehmet Ali Birand’ın programını izledim geç saatlere kadar. Katılımcıların çoğunluğunun üniversite öğrencisi olduğu programda bir şey çok dikkatimi çekti. Düşünceleri tarafımdan kabul görebilirdi görünüşte, ancak biçim son derece yanlıştı, tutarsızdı. Sanki ağızlarında sakız varmış gibi konuşuyordu hepsi.Çeldiricilere yenik düşmüş bir gençlik... Hoş bir yandan kendi kuşağıma da bakıyorum, kendime, benden öncekilere. Kimler çel(diril)medi ki. Kimler.... Ahhh ahhh.... Maddenin içerikten daha önemli olduğu, söylemin gerçeklerin önüne geçtiği günümüz dünyasında kimler yanılmadı ki...

1 Şubat 2008 Cuma

29 Ocak 2008 Salı

27 Kasım 2007 Salı

EDEBİYATA 'CEMRE' DÜŞTÜ - CANAN GÜLEÇ

EDEBİYATA ‘CEMRE’ DÜŞTÜ
Röportaj – Canan GÜLEÇ

Çocukluğunda yazıyla tanışan, küçük kağıtlar üzerine içinden geçen sözcükleri mısralar aracılığıyla döken Serap Yenilmez, birikimini romana dönüştürürerek “Ve Sustu Şehir” dedi. Yazarın kitabında yarattığı başkahraman Cemre, okurları etkisi altında bırakırken edebiyat dünyasında incelemeye değer kadın karakterlerden biri olacağa benziyor.

Henüz basılmış bir kitap, İstanbul Kitap Fuarı’nda okurla buluşan ve Bursa’ya 15 gün kadar önce ulaşan “Ve Sustu Şehir” bir çırpıda okumak zorunda hissettiğim bir kitaptı. Çabuk okumalıydım çünkü; kitabın yazarı Serap Yenilmez ile ilk fırsatta röportaj yapmak istiyordum. Çabuk okumalıydım çünkü; kitaptaki acılara dayanamamıştım ve bir an önce sonuca ulaşmak istedim. Şehrin suskunluğunu satırlarına taşıyan Serap Yenilmez’i Yücel Balku Öykü Atölyesi çalışmaları sırasında tanıdım. Balku’nun yaşamını kaybetmesi üzerine Hakan Akdoğan’ın eğitmenliğinde devam eden atölye sonrasında roman çalışmalarına da başladı. “Ve Sustu Şehir” atölyeden çıkan ilk roman, Akdoğan’ın sunum yazısıyla okurla buluştu.

Kitabı okurken bazen Cemre’yle aynı yürekten dünyaya bağırasım geldi, bazen Cemre’yi kıskandım hayatına sahip çıkabilmesi ile... Bazı zamanlar sayfaları çevirirken fonda Vivaldi’yi duyumsadım ve kitaba ara verdiğim sırada şehrin suskunluğunu duymaya çalıştım. Aklımda biriken ve cevap bekleyen sorularımla birlikte Serap Yenilmez’i karşıma alma zamanı gelmişti artık. Öykü Atölyesi günlerinden Kitap Evi ile bütünleştirdiğim yazarla, kitabın evinde kitabına dair sohbet ettik bir süre.

Kalabalık bir ailede büyümüş yazar, bahçeli büyük bir evin gölgesinde karalamış ilk satırlarını. “Annem, babam, büyük anne ve büyük babam, iki erkek kardeşim ve yanımızda kalan kuzenimle sekiz kişilik bir aileydik biz, şimdi geriye sadece dört kişi kaldı işte...” Böyle bir iç çekişle başlıyor Yenilmez anlatmaya. O, kendi kendini keşfetmiş ve yine kendini sınırların ardına sıkıştırmış bir yazar. Küçük kağıt parçacıklarına yazdığı şiirler devamında yarısına kadar yazdığı bir romanı yakıp yok etmiş. Üniversite eğitimi almaya başladığında mesleğinde ilerlemeyi tercih eden yazar, sadece şirket bültenlerine yazılar hazırlar olmuş bir süre sonra. Serap Yenilmez’in kalemini şekillendiren ve yazmaya doğru kararlılıkla iten, öykü atölyesi oldu belki de... Olaylara anlık dokunuşlar değil geniş açıdan bakmayı seçen yazar romanla çıkış yapmayı tercih ettiğini söyledi.

“BENİM ADIM KIRMIZI MI?”

Kitabı okuduğum sırada dikkatimi çeken bir yazınsal benzerlik vardı, ancak yazarla konuştuğumda bunun bir öykünme değil gerçekten bir benzerlik olduğunu anladım. Ele alınan olay farklı kişilerin bakış açısından yazılmış. Bu durum Orhan Pamuk’un kaleme aldığı ‘Benim Adım Kırmızı’ ile benzer bir tarzı ortaya koymuştu. Bu konudaki düşüncemi Yenilmez ile paylaştığımda hafif bir tebessümle karşıladı, “Benim Adım Kırmızı mı? Aslında Orhan Pamuk’u severek okurum. Bu kitabı yazarken Veba ve Yüz Yıllık Yalnızlık adlı kitaplardan etkilendiğimi söylemek mümkün. Kırmızı’yı ise çok yıllar önce okumuştum. Olaya benden farklı gözlerle bakabilmek için farklı anlatıcılar seçtim.”

“YA MÜCADELENİN DIŞINDAKİLER”

Kitabı okurken hep merak ettim, Cemre ne kadar Serap Yenilmez’di acaba? Yaşanılanlar gerçek miydi? Onun hayatında da yitip giden bir kardeş var mıydı? Bunların cevabını almak için soruları ardısıra yöneltmek gereksizdi zaten. “Bu yazdıklarım gerçek bir hikaye” derken yazarın gözpınarlarında biriken yaşlar gerçeği ele veriyordu. Kitapta yitirilen kardeş Toprak’ın günlüğünden verilen satırları “Toprak olmak koymuyor da yalnızlık koyuyor en çok,” sözleri, yaşanan acıların rehberi bir anlamda.

Serap Yenilmez sayfalarında siyasi bir mücadeleden bahsediyor, ancak bu siyasi mücadelenin hangi kanatta verildiğini anlatmıyor. Bu mücadele için neler yapıldığını da. Yazar, bu üstü kapalı duruma şu sözlerle açıklık getirdi: “Benim amacım siyasi bir olguyu anlatmak değildi. O mücadeleyi verenler kendi yollarında yürüyorlar ancak arkalarında kalanların durumunu anlatmak gerekiyordu. Ailelerin acısını, sorgulamalarını anlatmak istedim.”
Canan GÜLEÇ (Bursa Meydan Gazetesi Kültür&Sanat Sayfası)
27.11.2007

24 Ekim 2007 Çarşamba

" VE SUSTU ŞEHİR " 27 EKİM'DE

Serap Yenilmez umuda dokunuyor; umudun umutsuzluğa dönüştürülüşüne, çarçur edilişine, avuçlardan kayıp gidişine bakıyor, baktırıyor. Yalnızlığı, korkuyu, aşkı, dostluğu görüyor, gösteriyor. Onunla beraber giriyorsunuz bir cezaevine, onunla beraber gömüyorsunuz bir ölüyü mezarına, onunla beraber izliyorsunuz bir kenti tepeden sevgilinizle. Üstelik bazen size Camus eşlik ediyor, bazen de Marquez. Ne derse desin, anlıyorsunuz ki; temelde yazarın derdi; “büyük şehirlerdeki vebalı yaşamlar.” O, vebalıları arıyor.


Fonda Vivaldi var. Sahnede kentin vebalı yaşamları. Bir de yazarın umutsuzluğu, yalnızlığı, korkusu ve intikamı. O güçlü “dil”iyse, en büyük silahı…

Not: (kitabın tanıtım yazısından)

27 Ağustos 2007 Pazartesi

LOST

LOST

Güruhların ilgi gösterdikleri şeylere karşı bende antipati oluşur. Lost dizisi için de aynı şeyi düşünüyordum. Bir de benim gibi tezcanlı birinin yetmiş dört bölüm için televizyon karşısında oturması düşüncesi bile korkutucu geliyordu. Birkaç arkadaşımın zorlaması üzerine diziyi izlemeye başladım. Üç sezonu iki haftada tamamladım.

Evet Lost mekanı açısından tam da çağımız insanına sesleniyor. Şehir yaşantısından, kalabalığından, vurdumduymazlığından, suçundan, vukuatından, ikiyüzlülüğünden bıkan birçoğumuzun arka planda tutulmaya çalışılan ıssız ada hayali daha birinci bölümde karşımıza çıkıyor. Şehirlerdeki vahşetin boyutu artık akıl almaz bir boyut aldığı için vahşi hayat da karşımıza çıkabilecek tehlikeler daha fazla korkutucu gelmiyor.

Lost akılcı bir mekan içerisinde kurgulanmış. Kahramanların farklı kültürlerden geliyor olması olayların akışında çok renklilik yaratıyor. Her an yeni bir durumla karşılaşılması izleyicinin diziden kopmasını engelliyor. Buna rağmen çok uzun tutulan her çalışma gibi Lost’un bazı bölümleri de gereksiz kalıyor. Çok rahatlıkla çıkarılabilir durumda.

Bölümlerin içinde gereğinden fazla geriye dönüşler var. Issız bir adadan yola çıkılarak kahramanların geçmişlerine dönüşler abartılı ve can sıkıcı.
“Senaryoyu kendi bütünlüğü içinde mi değerlendirmeliyim?” diye sordum kendime. Adaya düşen herkesin geçmişte bir şekilde birbirleri ile bağlatısı var. Bir yerleşim bölgesinde uzun ya da kısa geçmişi olan herkes dolaylı şekilde birbirile bağlantılı mıdır? Kişilerin yaşamlarının bir labirent gibi birbirine çıkan yllardan oluşması şaşırtıcı gelir bana. Sidney yaklaşık 4,5 milyonluk nüfusu ile Avusturalya’nın en büyük yerleşim merkezidir. Böyle bir yerden kalkan uçaktan kurtulan kahramanların arasında bu kadar canlı bağlantılar oluşturulması kafamda senaryo için soru işareti yaratıyor. Her ne kadar eser gerçekdışı ögelerle beslenmiş olsa da kendi bütünlüğü içerisinde bile göze batar bir hal almıştır.

Dizi boyunca zaman açısından birbiri ile çelişen olaylar var. Bunun en belirgin örneği rahip Eko 815 sefer sayılı uçağın arka kısmından kurtulanlar arasındadır. Ancak kardeşi’ni daha önce bindirmiş olduğu kaçakçılık için kullanılan uçak kendi uçağından sonra adaya düşmüşmektedir.

Lost buna rağmen izlenmeye değer bir dizidir. Senaryo üzeride çalışanlar umarım eksiklikleri farkeder ve dördüncü sezonda daha dikkatli davranırlar.

Serap YENİLMEZ
27.08.2007

2 Ağustos 2007 Perşembe

HİSSELİ HARİKALAR KUMPANYASI

Bursa Açık Hava Tiyatrosu’nda bu akşam Hisseli Harikalar Kumpanyası vardı. Daha önceki yaz gösterileri gibi hınca hınç olacağını düşünmüştüm salonun. Oysa bir avuç denebilecek kadar azdık üç bin kişilik salonda.

Erol Evgin benim için çocukluğumdan beri ayrı bir yerde durur. Bu akşam da coşturdu geceyi. Türk, batı, folk… Hepsini çok güzel seslendirdi.

Oyun başarılı kadrosuyla muhteşemdi. Yazarı Haldun Dormen de oradaydı. İnsanın kendi yazdığı oyunu yıllar sonra hala yönetiyor ve izliyor olması çok güzel bir duygu olmalı.

Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın bu akşam gösterdiği performans eskilerin kıymetini bir kere daha hatırlattı bizlere. Bu yaz izleme fırsatı bulduğum çocukluğumun sanatçıları geçen yıllara rağmen aynı tadı bıraktı bende. Fatih Erkoç, Ajda Pekkan, Enrico Macias, Erol Evgin…

Hepsi aydın kimliğiyle sahnedeydi. Düşleri, düşünleri günümüz sanat anlayışına göndermeler yüklüydü.

14 Ağustos’da Sezen Aksu sahne alacak Açık Hava Tiyatro’sunda. Yeni bir şölen bizi bekliyor.


19 Nisan 2007 Perşembe

ÇOCUĞUN ÖYKÜSÜ

Yetişkin kendini tavaf eder halini çocuğun aynasından yansıyan şekli ile görmüştü. Mevlevi gibi kollarını iki yana açıp hayatını böldüğü üç yüz altmış adımı aynı hızla geçmişti hep. Frene basmayı başaramadığı için kaçırdıkları, çocukla birlikte bir tokat gibi inmişti yüzüne. Kendi DNA’ sının yeniden varoluşu önce bir yabancılık sonra ılıman bir sevgiyle kendisini su yüzüne vurmuştu.

Bir süreçti çocuk yetişkinin adım adım geçtiği ya da yeniden büyüme aşmasında ızdıraplar, karanlıklar, depremlerle yaşatılan bir değişimdi yetişkin için. Artık bir savaş başlamıştı yetişkinin dünyasında… Meyvesini veren ağaç, mevsimlerin değişimi ile birlikte karşılaştığı zorluklara daha güçlü kol ve kanat hareketleri ile direnmek zorundaydı. Yetişkin maddesel kazanımların yanında, kendi handikaplarını yendiği yeni bir kendi için çabalayacaktı artık. Kendi etrafında aynı hızla dönerken; “Çocuk başka bir ben olabilecek mi?” sorusuyla karşı karşıya kalmıştı.

Gergin benlik akşama kadar para kazanmak için çabalayacak, bir taraftan kaçtığı birlikteliğin meyvesine sahip çıkarak ayakta durmaya çalışacaktı. Çocuk uzaklaşan benliklerin tutarsız ilişkisinden yola çıkarak ya sahiplenmeye çalışacak ya da öteki olma yolunda kanat çırpmaya başlayacaktı. Kollarını iki yana sallayarak koşuyordu işte, sonra kendi etrafında dönüyor, mümkün olduğunca göz temasından kaçıyordu tıpkı yetişkinin korktuğu, cesaret edemediği şeylerin farkında değilmiş halindeki kaçışı gibiydi. İlgilendiği ama onu mutlu etmeyen milyonlarca detayın arasında bocalıyordu çocuk, yetişkinin kendisini o duvardan bu duvara vuruşlarındaki acıyla neredeyse aynıydı varoluş biçimi.

Yetişkin içinde bulunduğu örümcek ağıdan kollarını uzatıp çocuğu korumaya çalışırken çocuğu kendi karanlığına sürüklüyordu yavaş yavaş. Kuşku, korku, telaş, şaşkınlık eski benlikte hem kendi hem yeni kendisi için yaşanıyordu artık.

Huzur çocuğun insanın içini ısıtan varlığı olarak yetişkinin halesi boyutuna geliyor, yetişkin kimse için feda etmediği kendini feda edebiliyordu. Egosu çok yükseklerde seyreden benlik için bile kural değişmiyordu. Kendisini öteki gibi gören yetişkin egosunun gerçek boyutunu, sakladığı korkularını telaşlı haliyle istemeden ele veriyor, saklanmanın yollarını arıyor, kendini cenderede hissettiği için kendi gerçeğinden kaçıyordu. Ötekiler artıyordu zamanın içerisinde…

15.02.2007
Serap YENİLMEZ

KALE(M)

kale(m)

kale(m)den insanlar

kale(m)den kağıttan insanlar

kale(m)den pembe kağıttan insanlar

kurşun kale(m)den pembe kağıttan insanlar

kurşun kale(m)den pembe kağıttan kambur insanlar

kurşun kale(m)den pembe kağıttan kamburu çıkmış insanlar

kurşun kale(m)den pembe kağıttan kamburu çıkmış aykırı insanlar

kurşun kale(m)den pembe kağıttan kamburu çıkmış aykırı küskün insanlar

kurşun kale(m)den, pembe kağıttan, kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

kurşun kale(m)den kaçmış, pembe kağıttan, kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

kurşun kale(m)den kaçmış, pembe kağıda sığınmış, kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

kurşun kale(m)den kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

gece kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

bir gece kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

katran bir gecede kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün insanlar

katran bir gecede kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün sarı insanlar

katran bir gecede kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli insanlar

katran bir gecede kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanlar

yağmurlu katran bir gecede kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli,sıska insanlar

yağmurlu katran bir gecede kurşun kale(m)den gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanlar

yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanlar

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanlar

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanlar

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanları düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda yazmaya sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda yazmak için sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı, küskün, sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda yazmak için sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı düşmüş, küskün, sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda yazmak için sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı düşmüş, küsüp kapanmış, sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda yazmak için sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı düşmüş, küsüp kendini kapatmış, sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda yazmak için sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı düşmüş, küsüp kendini kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorulunca kamburu çıkmış, aykırı düşmüş, küsüp kendini kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı düşmüş, küsüp kendini kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı durumlara düşmüş, küsüp kendini kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini manastıra kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini kayalıklarda manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini kayalıklarda taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini orman kayalıklarında taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini orman kayalıklarında taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları hatırlayınca kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sadece gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini orman kayalıklarında taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları hatırlayınca kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe kağıda sadece gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini orman kayalıklarında gök taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları hatırlayınca kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe mühürlü kağıda sadece gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini orman kayalıklarında gök taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları hatırlayınca kaygıyla düşünüyordum.

sağanak yağmurlu katran bir gecede kurşun kapılı esrarlı kale(m)den ulu dağlara gizlice kaçmış, pembe mühürlü kağıda sadece gerçeği yazmak için sığınmış, hayattan yorgun düşünce kamburu çıkmış, aykırı bir duruma düşmüş, küsüp kendini orman kayalıklarında gök taştan manastırlara kapatmış, solgun sarı benizli, sıska insanları hatırlayınca kaygıyla düşünüyordum sadece.

12.08.2005
Serap YENİLMEZ